Ben bir ressamım; sadece seçmiş olduğu tarzla değil, yapıtlarında kullandığı öğelerle diğerlerinden ayrılan bir ressam. Son zamanlarda -zaten giderek zayıflayan- sosyal ilişkilerim hep yapıtlarımdaki “sapkın”lığın içerdiği küfrün, günahın ve lanetin dostlarım tarafından yüzüme çarpılmasından ibaret oldu. Neden ben de onlar gibi doğan bir günün zarafeti ve kutluluğunu resmetmek yerine gecenin kirli ve yasak yüzünü üstelik de insanların koktuğu, lanetlediği ve bilmekten çekindiği gerçek olmayan - olamayacak olan – sapkın figürlerle dolduruyormuşum. Neden ben Tanrı’nın bizlere bahşettiği yaşam yerine vahşi ölümleri ifşa ediyor muşum. Ve neden, neden, neden… Bunlar gibi onlarca suçlama daha.
Sorular, sorular, sorular… Hiçbir zaman cevap vermedim. Onlar konuştu, ben sustum ve zamanla soruların da konuşanların da ve nihayetinde dostlarımın da sayısı azaldı. Bir süredir avare bir kolejli gibi gece karanlığında ıssız sokaklarda tek başıma dolanır oldum. Pek çok dostum kara kalem çalışmalarımı odamda yaptığımı ve eserlerimin hastalıklı zihnimin ürünü olduğunu sanırlar ama yanılıyorlar. Ben her zaman dışarıda, gecenin karanlık köşelerinde avlardım eserlerimi. İlham gecenin kendisiydi. Benim tek yaptığım orada olması gereken , olması gerektiğine inandığım, birkaç eklemeyi eserim üzerinde yapmaktı. Bir obje, bir model, bazen bir ceset bazen bir yaratık. Sanırım onları da rahatsız eden de bu eklemelerim.
Bunları, daha doğrusu bundan sonrasını yazmam ne kadar doğru, ne kadar gerekli bilmiyorum. Belki sadece zaman kaybediyorum ama günün bu saatinde, güneş henüz penceremdeyken uyumaktan başka ne yapabilirim ki? Evet, tablolarımı görenler, özellikle sevgili ailem ve çocukluk arkadaşlarım oldukça rahatsız oluyor. Benden cevaplar bekliyorlar. Cevapları aldıklarında neler hissedecekler bilmiyorum. Hiçbir zaman söylemediğim doğruları öğrenseler tablolarıma ne olacak bilmiyorum. Bildiğim şey şu an çalışmakta olduğum eserim tamamlanmadan cevapları yazmam gerektiği.
Üniversitenin Güzel Sanatlar Akademisinden yeni mezun olduğum yıla dönelim. Sizleri cevaplara götürecek ilk ipucuna. Birkaç yıl öncesinin yaz mevsimi, akademiden yeni mezun olmuştum ve tatilimi yapmak için akrabalarımın oturduğu bir sahil kasabasına gitmiştim. Tesadüf bu ya ben gitmeden birkaç hafta önce kuzenim esrarengiz bir biçimde kaybolmuştu. Annemin halasının en küçük oğlu bir gece sıkça yaptığı gece gezintilerinden dönmemiş. Ne muhteşem bir tatil değil mi? Büyük hala mı ve oğlunu pek sevmezdim ama sonuçta yakınımdılar ve bir matem evinde tatil yapmak… Hoş bir yaz beklemiyordu beni. Beni kuzenimin odasına yerleştirdiler, bu ne ahmaklık… Salonda yatmaktan daha iyiydi yine de. Birkaç gün geçmişti bile farkına varmadan ne kadar sıkılsam da mevsimin tüm nimetlerinde faydalanabiliyordum. Bir gün kayıp telefon rehberimi ararken kayıplara karışan kuzenimin günlüğünü buldum odasında. Sıkıntıdan akşamları karıştırmaya başladım. Aşkları, kavgaları, sevişmeleri… Sıradan bir ergenlik dönemi işte. Ancak günler geçip de ben son sayfalara geldiğimde bir şeylerin değiştiğini fark ettim. Yazı tarzı, hisleri, korkuları… Bir anda bir şey keşfetmiş adeta. Özellikle alelacele günlüğün son sayfasına bantlanmış bir sayfa sizi temin ederim okuduğum tüm öykülere bedeldi. O meşhur gece gezileri ve bu gezilerin sonlandığı sahille ilgili anılar ve hisleri… Sizlere bunları aktarmayı isterdim ama çoktan kaybolup gitti o sayfalar.
Günlüğü bitirdiğimde dayanılmaz bir merak sardı benliğimi. Ben de her gece o bahsettiği sahile, ara ara oturduğu kayalıklara gitmeye başladım. Birkaç gün sonra elime geçen tek şey hayal kırıklığı oldu. Onun başına gelen hiçbir şey benim başıma gelmedi. Hiçbir ses kulaklarımı uğuldatmadı, tek duyduğum sakin dalgaların bezgin melodisiydi. Yıkılmıştım adeta. Ya ben onun kadar özel değildim ya da o yazdıkları uydurmaydı. Tatilim olağanca sıkıcılığıyla devam ediyordu… Annem dönüş hazırlıklarına başlamıştı bile. Sanki sıkıcı, moral bozucu tatilim yeterince kötü geçmiyormuş gibi bir de kısacık bir telefon konuşmasıyla yıllardır birlikte olduğum sevgilimle ayrılmıştık. Bir başkasıyla tanışmış ve ondan hoşlanmış ve bana ihanet etmek istememişmiş… Teşekkür etmeme fırsat kalmadı tabi, telefonu kapatıverdi. Evin tüm gürültüsü uğulduyordu beynimde. Gecenin bir vakti ne buluyorlar bu kadar konuşacak. Biraz yalnız kalabilme umuduyla yanımda çizim defterim ve kalemlerim koşarak evden ayrıldım. Gidebileceğim tek yer kuzenimin sahiliydi. O gecenin manzarasını asla unutamam. Gökte tek bir bulut yoktu ve ay dolunaya durmuştu. Kırmızımsı bir tona bürünmüş olduğu halde koca sahili gün gibi aydınlatıyordu. Sahilde verimsiz kumların arasında yalnız bir ağacın kurumuş iskeleti duruyordu. O güne dek dikkatimi çekmemesi ilginçti doğrusu. Bir kayaya oturarak önce birkaç damlanın gözlerimden süzülmesine izin verdim sonra o öfke ve hüzünle gözümün önünde uzanan karanlık manzarayı daha da çarpıklaştırarak çizmeye koyuldum. Resmim tamamlanmak üzereydi ancak çok büyük bir eksiği olduğunu hissediyordum. Öfkeden olsa gerek o tabloya beni terk eden sevgiliyi yerleştirmem gerektiğine inandım. O yaşlı ağacın dallarından birinden hareketsizce sallanan bir ceset halinde. İşkence edildikten sonra boynundan asılarak öldürülmüş bir halde. Berbat bir fikir olduğunu biliyorum hatta ergen bunalımlarının tipik göstergesi biliyorum ama o öfkeli halimi düşünürseniz biraz hak verebilirsiniz. Bir süre sonra ilk “sapkın” eserim tamamlanmıştı işte. Dolunayın aydınlattığı bir sahilde ağaca asılmış genç bir kadının cesedini gagalayan kargalar.
Omzuma gelen bir darbeyle açtım gözlerimi. Önce birinin eli sandım ama “gak” sesini duyup başımı çevirmemle omzumdaki karga havalanıp sahile doğru uçmaya başladı. Sonra ağacın kurumuş bir dalında asılı olan cesedin omzuna kondu. Eski sevgilimin kurumuş omzunun üzerine… Ne yapacağımı bilemedim, kalbim daralıyor, ellerim titriyordu. Boynunu ipten kurtarıp cesedi denize attım. Daha sonra denizin tuzlu suyuyla üstümü kabaca temizleyip eve koştum. Tüm gece titredim yatağımda.
Sabah ilk otobüsle eve döndük. Koşarak, ardıma bakmadan uzaklaştığım o sahili bugüne dek hiç düşünmedim bir daha. Çizdiğim o karalama da hala odamda gizli bir kenarda duruyor. Aslında muhteşem bir delil olabilirdi ancak denizde bulunan cesedin gözleri yenmiş yüzü çürümüş, kimliğini belirtecek en ufak bir işaret kalmamıştı. Kim neden beni sorgulayabilirdi ki. Takip eden günlerde inanılmaz bir kara kalem yeteneğim olduğunu fark ettim. İlginç ama daha önce bu kadar güzel çizimlerim olmamıştı. O yıllarda bunun bir armağan olduğunu nereden bilebilirdim ki. Eserlerim birkaç koleksiyoncunun ilgisini çekmişti ve oldukça iyi meblağlara satılıyordu. Tabi ki bu eserlerim “sapkın” ya da “hastalıklı” değildi. Yıllar geçtikçe sahildeki o gece aklıma gelmez oldu. Ta ki iki yıl önceki o geceye dek.
Benim eserlerime düşkün bir mimar dostum vardı, aynı zamanda sadık bir müşteri. Şehir dışında bir ormanlık alanda güzel bir evi vardı. O gece evinde bir dost toplantısı tertiplemiş ve beni de davet etmişti. Bu nazik daveti düşünmeden kabul ettim. Kaliteli şaraplar, Wagner ve doyumsuz sohbetler… Bu keyifli akşamın sonuna gelip dostumuzun bize ayırdığı odalara çekilme vaktimiz geldiğinde eminim herkesin damağında doyamadıkları bir tat kalmıştı. Odama girdiğimde yatağımın üzerinde en sık kullandığım kalemler ve çizim kağıtları bırakmıştı. Mesajı almıştım elbette, benden yeni ve özel bir eser bekliyordu. O yıllarda da şimdi olduğu gibi geceleri uyku girmezdi gözüme. Ben de hoşuna gideceğini düşünerek evinin çevresindeki ormanlık araziyi kendi yorumumla resmetmeye karar verdim ve derhal işe koyuldum. Ben balkonda çizimimi tamamlamak üzereyken evin yakınındaki ağaçların arasında bir kurt belirdi. Gözleri evden gelen ışıkları yansıtırken şeytani bir pırıltıya bürünüyordu. Resmimde ona da yer vermem gerektiğini hissettim. Boyunu uzattım, daha korkunç gözler ve daha keskin dişler de ekledim. Bir de bu yaratığı arka ayakları üzerinde dik durur şekilde resmettim. Tablom bitmişti artık ve ben de yorgunluğa yenilip uykuya dalmıştım. Sabaha karşı cam kırılması sesiyle uyandım. Takip eden hiçbir ses duyamayınca uyumaya devam ettim. Ertesi gün öğle saatlerinde bir polis tarafından uyandırıldım. Nedense olayı bir anda kavramıştım, büyük bir şüpheyle neler olduğunu sorduğumda haklı olduğumu anladım. Benim dışımdaki herkes vahşi bir hayvan tarafından öldürülmüştü.
Cevaplar her zaman tahmin ettiğimiz kadar basit olmayabilir. Benim sorularıma aradığım cevaplar da belki beklediğimden daha farklı, daha korkunç olabilir. Bir anda kazandığım bu çizim yeteneği ile eski sevgilimin ve dostlarımın ölümü arasında nasıl bir bağlantı vardı? Benim çizgilerim nasıl olur da insanların hayatına mal oluyordu? Bu lanetli yeteneği ya da gücü nasıl kazanmıştım? Benim de sorularım vardı. Ben de hiçbir zaman cevap alamadım sorularıma fakat sizler gibi kaçmadım. Bana çok güzel günler yaşatan bu yeteneğimin bir karşılığı olmalıydı ve işte bu iki yıldır çizdiğim her tablonun, ürettiğim tüm eserlerin amacı bana bu yeteneği bahşeden güçlere istediklerini vermekti.
İmanımızdan vazgeçtik, bizden üstün, bizden yüce güçlere sırt çevirdik, her geçen yıl daha da saygısız davrandık onlara ve sonunda onlar da hatırlatmak için beni seçti. Tekrar saygı bekliyorlar bizden, tekrar korkmamızı. Ben onlara hizmet ettim yıllarca ama artık bu beden bu ruh daha fazlasına katlanamaz. Son ve en büyük eserim bu gece tamamlanacak. Sizler bu yazıları okuduğunuzda tarihin en çarpık, en lanetli, en günahkar eseri tamamlanmış olacak. Artık benden istediğiniz cevaplara ulaşmış olacaksınız. Benim de son arzum yıllardır aradığım cevaplara ulaşmak.
Yarın sabah sizin için yeni bir gün doğacak, benimse sonsuz lanetim başlayacak. Bu gece yapmam gereken son vazifemi de yerine getirdikten sonra…
Kendi lanetli portremi tamamladıktan sonra.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder