27 Mart 2007 Salı

Nasıldın?

“Merhaba; nasılsın?” Birkaç tanıdığı olan sıradan tüm insanların ömürleri boyunca en sık beraber kullandığı kelimelerdir belki de bunlar. Daha yeni tanıştığımız biri olsun ya da en yakın dostumuz, alışkanlıktan belki, belki de başka bir yolunu bulamadığımızdan hep bu ritüelle başlarız konuşmaya. Özellikle “merhaba” demek… Anlamını bile büyük bir çoğunluk bilmez; sadece nerede, ne zaman kullanacağını bilir; tamamıyla bir ritüel. Masumdur aslında “merhaba”; yer yer acınası hatta. Hiçbir anlamı yoktur ve bizleri gözeten şahittir ki zararı da dokunmamıştır hiçbir vakit. Tehlikeli ve belki de biraz da sinsi olansa “nasılsın” sorusudur. Ritüelin bir parçasıdır aslında o da. Karşımızdakine biraz da olsa değer verdiğimizi, onun iyiliği hakkında kaygılarımız bulunduğunu gösteren masumane bir soru gibidir. Aslında o kadar acımasız ve zararlıdır ki… “Nasılsın?” Kaçımız bu soruyu gerçekten cevabını merak ederek sormuşuzdur? Kaçımız cevabı sabırsızlıkla bekledik? Genelde buna gerek bile olmaz zira karşımızdakinin de ne cevap vereceği bellidir. “İyiyim” en ahmakça olanıdır belki de; “Yuvarlanıp gidiyoruz.” ya da “Yaşamaya çalışıyoruz işte.” Bunlarsa birkaç sinyal göndermekle yetinen ama yine de içini pek belli etmeyen ritüelin seçimli cevaplarıdır. Olması gereken de aslında budur. Ben de bunu yeni öğrendim. Olması gereken bu ayine uyulmasıdır. Bunu bana öğretense “Nasılsın?” sorusunu yanlış anlayan ve bu ayine uymayan bir tanıdığım oldu. İşte bu da onun öyküsü; biraz da ölümünün.

Birkaç hafta önce, İstanbul’un bahara alışmaya çalıştığı, bir güneşli bir yağmurlu mart ayının o çekilmez günlerindeydik. Şansımız varmış ki Derya ile Beyoğlu’na gitmeye karar verdiğimiz gün ılık bir akşam üstü karşıladı bizi. İstiklal Caddesi’nin bira kokan, notaların kaosuna boğulmuş bir sokağında tanışmıştım onunla. Hani arkadaşlarınızın eski arkadaşları vardır ya size hiç bahsetmediği geçmiş güzel günlerden kalma; onlardan biri işte. Tesadüfen rastlamıştık ona, yanında bir başka arkadaşı olduğu halde. Siz gibi ben gibi biri işte, anlatacağım özelliği öyle bakıldığında pek seçilmiyor elbet. Yalnız hele bir yalnız bırakmaya görün; bir anda bir başka aleme dalar gibi donuklaşır gözleri, tıkanır kulakları; kör ve sağır bir kedi yavrusu gibi önündeki tabağa bakardı. Ah ondan geçmiş zamanda bahsetmek…

Sırasına koymak o kadar zor ki anıları; şu son birkaç cümlede kaç kez düştü elimden kalem… Yalnızlıktan korkar mıydı yoksa yalnız mı kalmak isterdi anlayamadım bir türlü hep konuşturmak istedim o gece onu. İlk kez karşılaşıyorduk belki evet ve konuşmasını, sürekli konuşmasını istemek biraz kabaca ve hatta belki bencilce olabilir ancak konuşurken göz bebeklerinin gülümsercesine titremesini, sesindeki o çocuksu umudu ve yaşadığı âna o sıkı sıkıya bağlılığı sizler de görseniz - hele bir de öncesinde o umutsuz göçleri gördüyseniz - emin olun hak verirdiniz bana. Saatlerimizi paylaşmıştık birlikte, pek konuşmadı elbet bu uzun süre boyunca, pek de baş başa kalma imkanımız olmadı ya yine de onun hakkında bazı fikirler edinmem için yeterliydi bu süre. Sıklıkla görmeye alıştığımız kendini zorla hüzne boğan, hayatını yaşamak yerine onu nasıl batıracağını düşünmekle vaktini kaybeden bir “yazık” genç diye düşünmüş ilk birkaç saatte. Sanırım o mart gecesinde biraz daha saplanır kalırsam asıl anlatmak istediğime gelemeyeceğim bir türlü. Geçen vakitle birlikte bu yargım tamamıyla çürüdü zira karşımda hayattan zevk almasını bilen deli dolu biri olduğuna inanmaya başlamıştım. Ah bir de arada o suskunluklar olmasa… Muhtemelen alkolün tesiridir dedim de geçiştirdim o gece bu sorunu kafamda. Ta ertesi gün ayrıldı yollarımız, tanıştığımıza memnun bir halde. Gidişlerini takip eden gün birkaç kez gelseler de hatırıma sonraki günlerde günlük hayatın o esir alan koşturmacası içinde adlarını dahi unuttum. Ne onun adı ne de arkadaşının adı… Sadece o gecenin ve sabahının anılarından birkaç kırıntı kalmıştı ki onlarda sadece bahsedilmesi gerektiğinde canlanır oldu gözümde.

Mart’ın güne ve geceye eşit mesafeden selam verdiği o gecenin ardından tam 5 hafta geçmişti ki tekrar gördüm onu, bu sefer gerçekten yalnızdı. Beyazıt’ın tarihe küsüp çarpıklığa esir düştüğü; koşuşturan kirli, kokuşmuş ayakların eskittiği sokaklarındaydı şimdi de, elleri yıpranmış bir pardösünün cebinde ve başı ilk gördüğüm zaman olduğu gibi bir adım önündeki kaldırım taşlarına kilitli vaziyette. O an aklıma düştü gözlerinin donuk olup olmadığı, yine göçmüş müydü o gizli alemine. Seslensem sesimi duyar mıydı ya da şairin dediği gibi devamında göz yaşlarıma dokunabilir miydi? Göz yaşlarım? Aylar sonra ilk kez dolmuştu gözlerim, ama onu özlediğimden değil, ya da tekrar görmenin sevincinden. Peki ya neden mi? Neden olacak, onu tanımamış olmanın hüznünden elbette. O gece ki gibiydi işte, o gece yalnız kaldığı, yani konuşmadığı, dinlemediği anlarda olduğu gibiydi. Neden soramamıştım ki ona iyi olup olmadığını? Sadece bir “Nasılsın?” diyebilirdim. Evet yeni tanışmıştık ama beraber bir biranın son yudumlarını da paylaşmıştık, sanırım bunun bir hatırı vardır? Soramamıştım sonuçta. Aklıma nice kez geldiği halde bir türlü soramamıştım. Acaba nasıldı? Göründüğü kadar yalnız mıydı? Göründüğü kadar güçlü? Göründüğü kadar umursamaz? Nasıldı? Adımlarımız ilerliyordu ve ne yazık ki birbirimize doğru… Eğer ki onu şimdi, şu anda görmezden gelirsem bir daha hiç konuşmayacağımız gün gibi ortadaydı. Şimdi yolumu değiştirsem ya da yandaki bakkala girsem onun hakkındaki hiçbir sorumun anlamı kalmayacaktı. Yapamadım. Yolumu değiştiremedim. Tam kararımı bir paket sigara almak yönünde vermek üzereyken gözlerini gördüm… Gözleri donuktu. Ayak uçlarına ya da önündeki yola bakmıyordu o gözler ya da kokuşmuş ayakların eskittiği kaldırım taşlarına. Bir başka çirkinliğe dalmıştı gözleri ya da kim bilir bir başka sahte güzelliğe…

- Merhaba. Nasılsın?

- A, selam!

- Ne zamandır görüşemiyoruz? Nasılsın?

- Uzun zaman oldu ya, bir ara aklımdaydın telefonunu alacaktım ama dalgınlık işte.

- Ee? Nasılsın?

-

- Sesimi duyan var mı? Nasılsın?

Bu son soruşum olacaktı. Eğer ki yine cevap vermezse acelem olduğunu söyler çeker giderdim, umurumda da değildi ya o an… Yo, hayır! Umurumdaydı işte. Hayatımda ilk kez bu soruyu cevabını sabırsızlıkla bekleyerek sormuştum. Nasıldı? Nasıl? İyi mi kötü mü değil… Nasıl…

- Bu soruyu o kadar uzun zamandır duymadım ki nasıl cevap vereceğimi bilemeyecek kadar yalnızım.

-

-

-

Birçok kişi böyle bir cevap aldığında karşısındakinin ya ona yanlış bir yöntemle kur yaptığını ya da sadece izlediği filmlerin ya da okuduğu kurmaca yazıların etkisinde kalmış bir zavallı olduğunu düşünür. Ama onun dilinden duyulduğunda aksi düşünülemeyecek kadar samimi ve gerçek geliyordu insana. Nasılsın diye bir soru yönelttiğinizde alışık olmadığınız bir cevaptı bu. Hatta duymak istemeyeceğiniz kadar pornografik. Bu kadar yalın veya samimi olmamalı sorduğum sorunun cevabı. Daha önce bir kez karşılaşmış ve bunun da üstünden beş hafta geçmişti. Onun hayatında benim; benim hayatımda ise onun hiçbir yeri yoktu. Bu nasıl bir cevaptı peki öyleyse?

Ne diyeceğimi bilemeden bir mazeret gösterip ayrıldım yanından. Kalbimde hala o anın burukluğu vardır. Ona nasıl olduğunu sorduğumda bir an parlamıştı gözleri, o kısacık anda bir anda karşıma yirmilerinde iyi bir fiziğe sahip, hatta yakışıklı sayılabilecek, umutlu ve gerçekleştirecek onlarca hayali olan bir genci görmüştüm; ama o kısacık andan sonra yine donuklaştı gözleri ve ben çekip giderken; evet ben kaçarken yanından tekrar dondular ve gittiler bir başka gerçekliğe. Uzaklaşırken attığım her adımda biraz daha büyüdü içimde geri dönme isteği, attığım her adımla biraz daha ezildi yüreğim. Dönemedim. Korkmuştum apaçık, o cevaptan, o bir anlık samimiyetten ya da… Artık kabul ediyorum ki asıl korkum insanlığın bu çırılçıplak gerçeğinden. Yalnızlığımız… Kendi yalnızlığımdan korkup kaçmıştım. Onu öylece, bir başına bırakıp anlamsız bir bahaneyle gidiverdim sonuçta. Onu yalnızlığına geri ittim. Üstelik o bir anlığına kurtulduğunu sanmışken…

Geçen hafta sonuydu onu son görüşüm. Geçen hafta sonuydu işte, ona “Nasılsın?” diye soruşum. Bu sabah beni onunla tanıştıran arkadaşım aradı, sesindeki hüznü ve endişeyi sezmiştim daha ilk hecesinde.

- Merhaba Sevgi. Nasılsın?

- … ( Bu nasıl bir soruydu? Ne diyebilirdimki henüz o ânın hatırası zihnimdeyken? )

- Sevgi?

- Efendim Derya! Duyuyorum.

- Ben… Şey diyecektim… Bora’yı hatırlıyorsundur, hani geçtiğimiz ay tanışmıştık, gece sizde kalmıştı Efe ile. Öğleyin… Namazdan sonra… Edirnekapı’da…

Elim öylesine titriyordu ki telefon düşecekti elimden ama o kadar sıkmışım ki ahizeyi bırakın düşmeyi kırılacaktı neredeyse. Nasıl? Nasıl daha birkaç gün önce gördüğünüz biri artık gitmiş olabilirdi? Üstelik de bugün tam da kahvaltım bitmek üzereyken onu aramayı düşündüğüm anda. Evet, bulmuştum telefonunu hatta adresini dahi. Bugün ona bir kez daha cevabını inanılmaz biz özlemle bekleyerek soracaktım: “Nasılsın?”.

Telefondan sadece servis sinyali duyulmaya başladığında ben hala onun nasıl olduğunu düşünüyordum.

O gece nasıldı? Yanımda oturur birasını yudumlarken, benimle konuşurken nasıldı? Merak ettiğim; gözleri henüz buradayken, benim sesimi hala duyabiliyorken; sigarasını söndürür, hesabını öderken; evimin salonunda uzanır, kahvesini yudumlarken… O nasıldı?