27 Mart 2007 Salı

Nasıldın?

“Merhaba; nasılsın?” Birkaç tanıdığı olan sıradan tüm insanların ömürleri boyunca en sık beraber kullandığı kelimelerdir belki de bunlar. Daha yeni tanıştığımız biri olsun ya da en yakın dostumuz, alışkanlıktan belki, belki de başka bir yolunu bulamadığımızdan hep bu ritüelle başlarız konuşmaya. Özellikle “merhaba” demek… Anlamını bile büyük bir çoğunluk bilmez; sadece nerede, ne zaman kullanacağını bilir; tamamıyla bir ritüel. Masumdur aslında “merhaba”; yer yer acınası hatta. Hiçbir anlamı yoktur ve bizleri gözeten şahittir ki zararı da dokunmamıştır hiçbir vakit. Tehlikeli ve belki de biraz da sinsi olansa “nasılsın” sorusudur. Ritüelin bir parçasıdır aslında o da. Karşımızdakine biraz da olsa değer verdiğimizi, onun iyiliği hakkında kaygılarımız bulunduğunu gösteren masumane bir soru gibidir. Aslında o kadar acımasız ve zararlıdır ki… “Nasılsın?” Kaçımız bu soruyu gerçekten cevabını merak ederek sormuşuzdur? Kaçımız cevabı sabırsızlıkla bekledik? Genelde buna gerek bile olmaz zira karşımızdakinin de ne cevap vereceği bellidir. “İyiyim” en ahmakça olanıdır belki de; “Yuvarlanıp gidiyoruz.” ya da “Yaşamaya çalışıyoruz işte.” Bunlarsa birkaç sinyal göndermekle yetinen ama yine de içini pek belli etmeyen ritüelin seçimli cevaplarıdır. Olması gereken de aslında budur. Ben de bunu yeni öğrendim. Olması gereken bu ayine uyulmasıdır. Bunu bana öğretense “Nasılsın?” sorusunu yanlış anlayan ve bu ayine uymayan bir tanıdığım oldu. İşte bu da onun öyküsü; biraz da ölümünün.

Birkaç hafta önce, İstanbul’un bahara alışmaya çalıştığı, bir güneşli bir yağmurlu mart ayının o çekilmez günlerindeydik. Şansımız varmış ki Derya ile Beyoğlu’na gitmeye karar verdiğimiz gün ılık bir akşam üstü karşıladı bizi. İstiklal Caddesi’nin bira kokan, notaların kaosuna boğulmuş bir sokağında tanışmıştım onunla. Hani arkadaşlarınızın eski arkadaşları vardır ya size hiç bahsetmediği geçmiş güzel günlerden kalma; onlardan biri işte. Tesadüfen rastlamıştık ona, yanında bir başka arkadaşı olduğu halde. Siz gibi ben gibi biri işte, anlatacağım özelliği öyle bakıldığında pek seçilmiyor elbet. Yalnız hele bir yalnız bırakmaya görün; bir anda bir başka aleme dalar gibi donuklaşır gözleri, tıkanır kulakları; kör ve sağır bir kedi yavrusu gibi önündeki tabağa bakardı. Ah ondan geçmiş zamanda bahsetmek…

Sırasına koymak o kadar zor ki anıları; şu son birkaç cümlede kaç kez düştü elimden kalem… Yalnızlıktan korkar mıydı yoksa yalnız mı kalmak isterdi anlayamadım bir türlü hep konuşturmak istedim o gece onu. İlk kez karşılaşıyorduk belki evet ve konuşmasını, sürekli konuşmasını istemek biraz kabaca ve hatta belki bencilce olabilir ancak konuşurken göz bebeklerinin gülümsercesine titremesini, sesindeki o çocuksu umudu ve yaşadığı âna o sıkı sıkıya bağlılığı sizler de görseniz - hele bir de öncesinde o umutsuz göçleri gördüyseniz - emin olun hak verirdiniz bana. Saatlerimizi paylaşmıştık birlikte, pek konuşmadı elbet bu uzun süre boyunca, pek de baş başa kalma imkanımız olmadı ya yine de onun hakkında bazı fikirler edinmem için yeterliydi bu süre. Sıklıkla görmeye alıştığımız kendini zorla hüzne boğan, hayatını yaşamak yerine onu nasıl batıracağını düşünmekle vaktini kaybeden bir “yazık” genç diye düşünmüş ilk birkaç saatte. Sanırım o mart gecesinde biraz daha saplanır kalırsam asıl anlatmak istediğime gelemeyeceğim bir türlü. Geçen vakitle birlikte bu yargım tamamıyla çürüdü zira karşımda hayattan zevk almasını bilen deli dolu biri olduğuna inanmaya başlamıştım. Ah bir de arada o suskunluklar olmasa… Muhtemelen alkolün tesiridir dedim de geçiştirdim o gece bu sorunu kafamda. Ta ertesi gün ayrıldı yollarımız, tanıştığımıza memnun bir halde. Gidişlerini takip eden gün birkaç kez gelseler de hatırıma sonraki günlerde günlük hayatın o esir alan koşturmacası içinde adlarını dahi unuttum. Ne onun adı ne de arkadaşının adı… Sadece o gecenin ve sabahının anılarından birkaç kırıntı kalmıştı ki onlarda sadece bahsedilmesi gerektiğinde canlanır oldu gözümde.

Mart’ın güne ve geceye eşit mesafeden selam verdiği o gecenin ardından tam 5 hafta geçmişti ki tekrar gördüm onu, bu sefer gerçekten yalnızdı. Beyazıt’ın tarihe küsüp çarpıklığa esir düştüğü; koşuşturan kirli, kokuşmuş ayakların eskittiği sokaklarındaydı şimdi de, elleri yıpranmış bir pardösünün cebinde ve başı ilk gördüğüm zaman olduğu gibi bir adım önündeki kaldırım taşlarına kilitli vaziyette. O an aklıma düştü gözlerinin donuk olup olmadığı, yine göçmüş müydü o gizli alemine. Seslensem sesimi duyar mıydı ya da şairin dediği gibi devamında göz yaşlarıma dokunabilir miydi? Göz yaşlarım? Aylar sonra ilk kez dolmuştu gözlerim, ama onu özlediğimden değil, ya da tekrar görmenin sevincinden. Peki ya neden mi? Neden olacak, onu tanımamış olmanın hüznünden elbette. O gece ki gibiydi işte, o gece yalnız kaldığı, yani konuşmadığı, dinlemediği anlarda olduğu gibiydi. Neden soramamıştım ki ona iyi olup olmadığını? Sadece bir “Nasılsın?” diyebilirdim. Evet yeni tanışmıştık ama beraber bir biranın son yudumlarını da paylaşmıştık, sanırım bunun bir hatırı vardır? Soramamıştım sonuçta. Aklıma nice kez geldiği halde bir türlü soramamıştım. Acaba nasıldı? Göründüğü kadar yalnız mıydı? Göründüğü kadar güçlü? Göründüğü kadar umursamaz? Nasıldı? Adımlarımız ilerliyordu ve ne yazık ki birbirimize doğru… Eğer ki onu şimdi, şu anda görmezden gelirsem bir daha hiç konuşmayacağımız gün gibi ortadaydı. Şimdi yolumu değiştirsem ya da yandaki bakkala girsem onun hakkındaki hiçbir sorumun anlamı kalmayacaktı. Yapamadım. Yolumu değiştiremedim. Tam kararımı bir paket sigara almak yönünde vermek üzereyken gözlerini gördüm… Gözleri donuktu. Ayak uçlarına ya da önündeki yola bakmıyordu o gözler ya da kokuşmuş ayakların eskittiği kaldırım taşlarına. Bir başka çirkinliğe dalmıştı gözleri ya da kim bilir bir başka sahte güzelliğe…

- Merhaba. Nasılsın?

- A, selam!

- Ne zamandır görüşemiyoruz? Nasılsın?

- Uzun zaman oldu ya, bir ara aklımdaydın telefonunu alacaktım ama dalgınlık işte.

- Ee? Nasılsın?

-

- Sesimi duyan var mı? Nasılsın?

Bu son soruşum olacaktı. Eğer ki yine cevap vermezse acelem olduğunu söyler çeker giderdim, umurumda da değildi ya o an… Yo, hayır! Umurumdaydı işte. Hayatımda ilk kez bu soruyu cevabını sabırsızlıkla bekleyerek sormuştum. Nasıldı? Nasıl? İyi mi kötü mü değil… Nasıl…

- Bu soruyu o kadar uzun zamandır duymadım ki nasıl cevap vereceğimi bilemeyecek kadar yalnızım.

-

-

-

Birçok kişi böyle bir cevap aldığında karşısındakinin ya ona yanlış bir yöntemle kur yaptığını ya da sadece izlediği filmlerin ya da okuduğu kurmaca yazıların etkisinde kalmış bir zavallı olduğunu düşünür. Ama onun dilinden duyulduğunda aksi düşünülemeyecek kadar samimi ve gerçek geliyordu insana. Nasılsın diye bir soru yönelttiğinizde alışık olmadığınız bir cevaptı bu. Hatta duymak istemeyeceğiniz kadar pornografik. Bu kadar yalın veya samimi olmamalı sorduğum sorunun cevabı. Daha önce bir kez karşılaşmış ve bunun da üstünden beş hafta geçmişti. Onun hayatında benim; benim hayatımda ise onun hiçbir yeri yoktu. Bu nasıl bir cevaptı peki öyleyse?

Ne diyeceğimi bilemeden bir mazeret gösterip ayrıldım yanından. Kalbimde hala o anın burukluğu vardır. Ona nasıl olduğunu sorduğumda bir an parlamıştı gözleri, o kısacık anda bir anda karşıma yirmilerinde iyi bir fiziğe sahip, hatta yakışıklı sayılabilecek, umutlu ve gerçekleştirecek onlarca hayali olan bir genci görmüştüm; ama o kısacık andan sonra yine donuklaştı gözleri ve ben çekip giderken; evet ben kaçarken yanından tekrar dondular ve gittiler bir başka gerçekliğe. Uzaklaşırken attığım her adımda biraz daha büyüdü içimde geri dönme isteği, attığım her adımla biraz daha ezildi yüreğim. Dönemedim. Korkmuştum apaçık, o cevaptan, o bir anlık samimiyetten ya da… Artık kabul ediyorum ki asıl korkum insanlığın bu çırılçıplak gerçeğinden. Yalnızlığımız… Kendi yalnızlığımdan korkup kaçmıştım. Onu öylece, bir başına bırakıp anlamsız bir bahaneyle gidiverdim sonuçta. Onu yalnızlığına geri ittim. Üstelik o bir anlığına kurtulduğunu sanmışken…

Geçen hafta sonuydu onu son görüşüm. Geçen hafta sonuydu işte, ona “Nasılsın?” diye soruşum. Bu sabah beni onunla tanıştıran arkadaşım aradı, sesindeki hüznü ve endişeyi sezmiştim daha ilk hecesinde.

- Merhaba Sevgi. Nasılsın?

- … ( Bu nasıl bir soruydu? Ne diyebilirdimki henüz o ânın hatırası zihnimdeyken? )

- Sevgi?

- Efendim Derya! Duyuyorum.

- Ben… Şey diyecektim… Bora’yı hatırlıyorsundur, hani geçtiğimiz ay tanışmıştık, gece sizde kalmıştı Efe ile. Öğleyin… Namazdan sonra… Edirnekapı’da…

Elim öylesine titriyordu ki telefon düşecekti elimden ama o kadar sıkmışım ki ahizeyi bırakın düşmeyi kırılacaktı neredeyse. Nasıl? Nasıl daha birkaç gün önce gördüğünüz biri artık gitmiş olabilirdi? Üstelik de bugün tam da kahvaltım bitmek üzereyken onu aramayı düşündüğüm anda. Evet, bulmuştum telefonunu hatta adresini dahi. Bugün ona bir kez daha cevabını inanılmaz biz özlemle bekleyerek soracaktım: “Nasılsın?”.

Telefondan sadece servis sinyali duyulmaya başladığında ben hala onun nasıl olduğunu düşünüyordum.

O gece nasıldı? Yanımda oturur birasını yudumlarken, benimle konuşurken nasıldı? Merak ettiğim; gözleri henüz buradayken, benim sesimi hala duyabiliyorken; sigarasını söndürür, hesabını öderken; evimin salonunda uzanır, kahvesini yudumlarken… O nasıldı?

18 Şubat 2007 Pazar

Sanrılar I

( zaman ve mekan beni terk ettiğinde beynimde yuvarlanan cümleler )

...silik hatıraları canlandırma çabası...

paslı beyinler - yalama ruhlar

artık gece olmuştu; uyanmış olmalıydı

kesinti... devamlılık arzusu.

sonsuzluk karinesi

varlık sancısı

"Neden" diye sorduğunda umudu bitmişti

ortak cevaplarda yaşama beklentisi

klişe cevaplar - yaratıcı bağlaçlar

ayda kişilik bölünmesi

kırılma sanrısı

düne dair umutlar - yarının hatıraları

yarının korkusu - dünün kokusu

karanlık yolda, aydınlık aracımızın içinde tek manzaramız aydınlık teknoloji

Beni suçlamayın. Ben sadece fazla "insani" davrandım.

kırmızı ve siyah - şiddetim ve tutkum; yaşamım ve ölümüm; kırmızı ve siyah... kırmızı arzularım siyah kinim. Kırmızı ve Siyah... Cinnetim ve Cinayetim

Radyodaki Mektup

Beni suçlama, teknoloji unutturdu bana seni sevmeyi. Dijital ortamda yayın yapan radyolar, hafızası senden benden yüksek olan müzik çalarlar, bilgisayar ortamına sıkışmış şarkılar... O an dilediğin şarkıya erişebiliyor, dilersen o şarkıyı tüm gün dinleyebiliyorsun. Bizim şarkımız çalmaya başladığında bir tuşa basıp onu tekrar tekrar duyabiliyorsun. Şimdi deme nesi kötü bunun diye. Teknoloji tembelliğe alıştırdı bizi. Önce elimiz ayağımız, sonra beynimiz. Şimdi de duygularımız alışıyor tembelliğe. Bizim şarkımız diye aynı şarkıyı dinledim defalarca, sonra seni özledim diye aşk şarkıları çalan bir radyoyu açtım. Bilgisayardan şarkılar seçtim bizi anlatan. Günler haftalar boyu hep bunlar tekrar etti.

Halbuki eskiden böyle miydi? Eski radyomuzda üç dört kanal ya tutar ya tutmazdı. Biz o cızırtılı şarkıların içinde, ne çalarsa çalsın, birbirimizi bulmaz mıydık? Sevda demez miydi her dil, seni bana söylemez miydi o şanlı yiğitlik destanları; ajans haberlerinde bile sen düşmez miydin aklıma? Her duygumu her anımı seninle yoğurmaz mıydım? Peki ya şimdi; o çalsın diyorsun çalıyor; bana bunu bunu hissettiren bir şeyler lazım diyosun adam bulup çıkartıyor. Tembelleşti artık hislerim, akşamları sofra arkadaşım hala sensin; gün içinde dertdaşım hala sen ama o şarkılar yok mu seni söylemeyen, cevap veremez etti seni bana.

Kadın Kokusu

Metalik bir koku…Zihnimde, beynimin en ince kıvrımlarında dolaşan, bir önceki gecenin hatırası kadın kokusunu bastıran bir koku. Daha önce meraktan bakır bir kabloyu hiç koklamamış ya da dilimle dokunmamış olsam da biliyorum ki bu kokuda bakır tadı vardı. Bıyıklarımdaki ıslaklık ve baş dönmesiyle açtım gözlerimi. Kan kokusu… Amerikalı olsam yataktan fırlarken ne diyeceğimi çok iyi biliyorum ama şimdi sadece hasss.. demekle yetindim. Banyoda annemin kokusu karşıladı önce beni. Anlaşılan yine makyajını burada yapmış ve yine onca uyarıma rağmen eski silik hatıralımı uyandıran o parfümü kullanmıştı evden çıkmadan.Eski silik bir Ortaköy… Ihlamur Yokuşu… Tatlı bir aralık akşamı… Yine metalik koku. Yüzümü yıkadım bir süre kanamanın durmasını bekledim. Tekrar Ortaköy’e dönmek istiyorum. Küvetin kenarına oturmuş burnuma tıkadığım pamuğa rağmen ciğerlerimi banyonun havasıyla doldurdum. İşte Ihlamur Yokuşu’nun ortasındaki evin salonundayım. Kokusunu hatırlamadığım bir hatun bilgisayar’da bir şeyler yazıyor ve annem odasında beni bekliyor. Hayır ya annem dışarıda bu annemin kokusunu çaldığı eski sevgili. Odasını mora boyarken neler hissettiğinden bahsediyordu ama benim tek ilgilendiğim boya kokusunun teninin kokusunu bastırıp bastırmadığıydı. Acaba kadınlar boya yaparken nasıl kokar? Ben mor duvara dalmış düşünürken akustik gitardan gelen birkaç nota duydu kulaklarım ve onun sesi katıldı notalara. Bana şarkı mı söylüyordu? Benim için… Ve sonra ilk sevişmenin kokusu uğuldattı beynimi. İki tenin karmakarışık kokusu ve birbirine geçmiş nefeslerin kokusu… Ihlamur yokuşu paramparça oluverdi. Banyodaydım yine hatırımda bana söylediği şarkının kokusu. Kanama durmuştu sonunda. Hatıralarla boğuştuğum rüyamdan beni uyandıran ve durduk yere Ortaköy’e gitmeme neden olan kendi kanımdan tiksindim. Hatıralar zamanla değer mi kazanır yoksa silikleşip kaybolurlar mı? Belki kokuları olmasa hatıraların unutulurlardı.

Hangi şarkıydı o? Ihlamur yokuşundaki o yatakta dinlediğim şarkı. Kokusu taptaze hatırımda ama ne sözler ne notalar hiçbiri yok zihnimde. Annem birkaç ay önce parfüm işine girmişti. Küçük balkonumuzu da laboratuarı olarak kullanıyordu. O kadar korkardım ki oradan bu ana kadar. Beynimi zonklatırdı onlarca parfümün anlamsız kokusu. Ama işte oradayım. Birkaç şişeyi kapıp fırladım oradan. Odamda en nefret ettiğim yatağıma uzandım ve ilk şişeyi açtım. Fatih, yine kış, ama o eski kışlardan hani sokaklarında kar olan. Seslerin kokusu olduğunu öğrendiğim akşamdayım. Yanımda yine bir hatun, kısa boylu biraz, belki fazla esmer ama nedense sevmiştim onu da, diğer tüm kadın kokan sevgililerimi sevdiğim gibi. Dokunmuyoruz birbirimize aramızda belli bir mesafe ama kokumuzu duyabileceğimiz kadar da yakınız. Acaba o da mı kokluyordu havayı, bana mı öyle geliyor. Çevremizde vücutlarımıza yapışmış kış havasının kokusu bizim ve çıtırdayan karın sesini almış öylesine sevdalı kokuyordu ki… Sanırım o gece o kokuya aşık olmuştum, ve yine yalan söylemiştim “Seni seviyorum” derken. Kış neden güzel kokar? Kazaklar belki de, kokuyu öyle güzel muhafaza ederler ki asla çıkmaz üzerlerinden. Bundandır yazın kazaklarımı koklamam. Siz hiç seslerin kokusunu aldınız mı?

İkinci şişeyi açıyorum, maalesef markalarını bilmiyorum üzerlerinde sadece kodlar var, üşenmesem kalkıp öğrenebilirim ama şu an yine Fatih’teyim, kalkıp bakamam. Bu sefer mevsim yaz. Güneş gözümü alıyor, rüzgar yeni uzatmaya başladığım saçlarımı karıştırıyor ve yanımda yine bir hatun. Uzun ve zayıf fazlaca, gözlerine aşık olmuştum sanırım onun da; ne renk olduğunu bilmeden. Ellerimizde üzerinde adresler yazan onlarca mektup. Fatih’in ıslak ve bunalmış yaz sokaklarında yürüyoruz. O gün öğrendim, parfüm kokularının ter kokusu olmadan anlamsız olduğunu. Bir bayanın teninde buluşan hoş bir parfüm kokusu ve sıcak ter damlaları… O gün gülümsemesine, gözlerine ve yine o kokuya aşık olmuştum. Sanırım seni seviyorum derken dürüst olduğum tek kadındı.

Ve bundan sonraki şişeleri açmama gerek yok. O kadar canlı ki hatıralar. O kadar sinmişler ki üstüme… Kimi aylar öncesinden kimi birkaç gün ya da saat. Gözlerim hala kapalı. İstanbul şehrinin her köşesini dolaşıyorum adeta. Ve hayatımdaki tüm kadınlar yanımda. Onları hiçbir zaman terk etmemiştim aslında. Sadece onlardan alacağımı aldıktan sonra kendi köşeme çekildim. Kokularını biriktirdim bugüne kadar. Hep çapkın olduğum söylendi, sadık olamadığım ve bir sürü daha aşağılık huyuma ilişkin vaazlar. Ama söyleyin, kim görmüş beni bir başkasıyla yattığımı? Ben kimseyi ilkel arzular yüzünden aldatmadım. Sadece şu kokular yok mu… Sarıp sarmalıyorlar her yanımı; daha sahiplerine aşık olmadan kokulara aşık oluyorum. Ben kokularla sevişmişim bugüne dek, kokuları sevmiş, kokuları aldatmışım. İyi ki de öyle yapmışım. İyi ki tüm sevdalarım kokulara dair. İyi ki tüm hatıralarım güzel kokan kadınlarla dolu. Yalnızlığımdan her sıkıldığımda yanımda bulabileceğim sevdalarım var artık. Bu koleksiyon bana bir ömür yeter.

Eski Çağların Mimarı

Sanat nedir? Sizin için de bu lüks uğraşların tüm amacı algılayabildiğimiz gerçekliğin güzel unsurlarının sanatçının ifadesiyle topluma aks ettirmesi midir? Sanat sizler için de aşk, sevgi, çiçekler ve renkler midir? Tanırınıza yaklaşma, onu anlama yolunda yol gösterici yardım tabelaları mıdır? Sevginizin, yaşama coşkunuzun ne kadar da engin olduğunu fark ettiren sazlar, sözler, tablo veya heykeller… Sizleri bilemem ama sanatçı dostlarım için tam da bunlar demek sanat. Benim içinse tüm bu saçmalıklar vicdanların algılarını, bilgilerini maskeleme; kendilerini aklama yolu sadece.

Ben bir ressamım; sadece seçmiş olduğu tarzla değil, yapıtlarında kullandığı öğelerle diğerlerinden ayrılan bir ressam. Son zamanlarda -zaten giderek zayıflayan- sosyal ilişkilerim hep yapıtlarımdaki “sapkın”lığın içerdiği küfrün, günahın ve lanetin dostlarım tarafından yüzüme çarpılmasından ibaret oldu. Neden ben de onlar gibi doğan bir günün zarafeti ve kutluluğunu resmetmek yerine gecenin kirli ve yasak yüzünü üstelik de insanların koktuğu, lanetlediği ve bilmekten çekindiği gerçek olmayan - olamayacak olan – sapkın figürlerle dolduruyormuşum. Neden ben Tanrı’nın bizlere bahşettiği yaşam yerine vahşi ölümleri ifşa ediyor muşum. Ve neden, neden, neden… Bunlar gibi onlarca suçlama daha.

Sorular, sorular, sorular… Hiçbir zaman cevap vermedim. Onlar konuştu, ben sustum ve zamanla soruların da konuşanların da ve nihayetinde dostlarımın da sayısı azaldı. Bir süredir avare bir kolejli gibi gece karanlığında ıssız sokaklarda tek başıma dolanır oldum. Pek çok dostum kara kalem çalışmalarımı odamda yaptığımı ve eserlerimin hastalıklı zihnimin ürünü olduğunu sanırlar ama yanılıyorlar. Ben her zaman dışarıda, gecenin karanlık köşelerinde avlardım eserlerimi. İlham gecenin kendisiydi. Benim tek yaptığım orada olması gereken , olması gerektiğine inandığım, birkaç eklemeyi eserim üzerinde yapmaktı. Bir obje, bir model, bazen bir ceset bazen bir yaratık. Sanırım onları da rahatsız eden de bu eklemelerim.

Bunları, daha doğrusu bundan sonrasını yazmam ne kadar doğru, ne kadar gerekli bilmiyorum. Belki sadece zaman kaybediyorum ama günün bu saatinde, güneş henüz penceremdeyken uyumaktan başka ne yapabilirim ki? Evet, tablolarımı görenler, özellikle sevgili ailem ve çocukluk arkadaşlarım oldukça rahatsız oluyor. Benden cevaplar bekliyorlar. Cevapları aldıklarında neler hissedecekler bilmiyorum. Hiçbir zaman söylemediğim doğruları öğrenseler tablolarıma ne olacak bilmiyorum. Bildiğim şey şu an çalışmakta olduğum eserim tamamlanmadan cevapları yazmam gerektiği.

Üniversitenin Güzel Sanatlar Akademisinden yeni mezun olduğum yıla dönelim. Sizleri cevaplara götürecek ilk ipucuna. Birkaç yıl öncesinin yaz mevsimi, akademiden yeni mezun olmuştum ve tatilimi yapmak için akrabalarımın oturduğu bir sahil kasabasına gitmiştim. Tesadüf bu ya ben gitmeden birkaç hafta önce kuzenim esrarengiz bir biçimde kaybolmuştu. Annemin halasının en küçük oğlu bir gece sıkça yaptığı gece gezintilerinden dönmemiş. Ne muhteşem bir tatil değil mi? Büyük hala mı ve oğlunu pek sevmezdim ama sonuçta yakınımdılar ve bir matem evinde tatil yapmak… Hoş bir yaz beklemiyordu beni. Beni kuzenimin odasına yerleştirdiler, bu ne ahmaklık… Salonda yatmaktan daha iyiydi yine de. Birkaç gün geçmişti bile farkına varmadan ne kadar sıkılsam da mevsimin tüm nimetlerinde faydalanabiliyordum. Bir gün kayıp telefon rehberimi ararken kayıplara karışan kuzenimin günlüğünü buldum odasında. Sıkıntıdan akşamları karıştırmaya başladım. Aşkları, kavgaları, sevişmeleri… Sıradan bir ergenlik dönemi işte. Ancak günler geçip de ben son sayfalara geldiğimde bir şeylerin değiştiğini fark ettim. Yazı tarzı, hisleri, korkuları… Bir anda bir şey keşfetmiş adeta. Özellikle alelacele günlüğün son sayfasına bantlanmış bir sayfa sizi temin ederim okuduğum tüm öykülere bedeldi. O meşhur gece gezileri ve bu gezilerin sonlandığı sahille ilgili anılar ve hisleri… Sizlere bunları aktarmayı isterdim ama çoktan kaybolup gitti o sayfalar.

Günlüğü bitirdiğimde dayanılmaz bir merak sardı benliğimi. Ben de her gece o bahsettiği sahile, ara ara oturduğu kayalıklara gitmeye başladım. Birkaç gün sonra elime geçen tek şey hayal kırıklığı oldu. Onun başına gelen hiçbir şey benim başıma gelmedi. Hiçbir ses kulaklarımı uğuldatmadı, tek duyduğum sakin dalgaların bezgin melodisiydi. Yıkılmıştım adeta. Ya ben onun kadar özel değildim ya da o yazdıkları uydurmaydı. Tatilim olağanca sıkıcılığıyla devam ediyordu… Annem dönüş hazırlıklarına başlamıştı bile. Sanki sıkıcı, moral bozucu tatilim yeterince kötü geçmiyormuş gibi bir de kısacık bir telefon konuşmasıyla yıllardır birlikte olduğum sevgilimle ayrılmıştık. Bir başkasıyla tanışmış ve ondan hoşlanmış ve bana ihanet etmek istememişmiş… Teşekkür etmeme fırsat kalmadı tabi, telefonu kapatıverdi. Evin tüm gürültüsü uğulduyordu beynimde. Gecenin bir vakti ne buluyorlar bu kadar konuşacak. Biraz yalnız kalabilme umuduyla yanımda çizim defterim ve kalemlerim koşarak evden ayrıldım. Gidebileceğim tek yer kuzenimin sahiliydi. O gecenin manzarasını asla unutamam. Gökte tek bir bulut yoktu ve ay dolunaya durmuştu. Kırmızımsı bir tona bürünmüş olduğu halde koca sahili gün gibi aydınlatıyordu. Sahilde verimsiz kumların arasında yalnız bir ağacın kurumuş iskeleti duruyordu. O güne dek dikkatimi çekmemesi ilginçti doğrusu. Bir kayaya oturarak önce birkaç damlanın gözlerimden süzülmesine izin verdim sonra o öfke ve hüzünle gözümün önünde uzanan karanlık manzarayı daha da çarpıklaştırarak çizmeye koyuldum. Resmim tamamlanmak üzereydi ancak çok büyük bir eksiği olduğunu hissediyordum. Öfkeden olsa gerek o tabloya beni terk eden sevgiliyi yerleştirmem gerektiğine inandım. O yaşlı ağacın dallarından birinden hareketsizce sallanan bir ceset halinde. İşkence edildikten sonra boynundan asılarak öldürülmüş bir halde. Berbat bir fikir olduğunu biliyorum hatta ergen bunalımlarının tipik göstergesi biliyorum ama o öfkeli halimi düşünürseniz biraz hak verebilirsiniz. Bir süre sonra ilk “sapkın” eserim tamamlanmıştı işte. Dolunayın aydınlattığı bir sahilde ağaca asılmış genç bir kadının cesedini gagalayan kargalar.

Omzuma gelen bir darbeyle açtım gözlerimi. Önce birinin eli sandım ama “gak” sesini duyup başımı çevirmemle omzumdaki karga havalanıp sahile doğru uçmaya başladı. Sonra ağacın kurumuş bir dalında asılı olan cesedin omzuna kondu. Eski sevgilimin kurumuş omzunun üzerine… Ne yapacağımı bilemedim, kalbim daralıyor, ellerim titriyordu. Boynunu ipten kurtarıp cesedi denize attım. Daha sonra denizin tuzlu suyuyla üstümü kabaca temizleyip eve koştum. Tüm gece titredim yatağımda.

Sabah ilk otobüsle eve döndük. Koşarak, ardıma bakmadan uzaklaştığım o sahili bugüne dek hiç düşünmedim bir daha. Çizdiğim o karalama da hala odamda gizli bir kenarda duruyor. Aslında muhteşem bir delil olabilirdi ancak denizde bulunan cesedin gözleri yenmiş yüzü çürümüş, kimliğini belirtecek en ufak bir işaret kalmamıştı. Kim neden beni sorgulayabilirdi ki. Takip eden günlerde inanılmaz bir kara kalem yeteneğim olduğunu fark ettim. İlginç ama daha önce bu kadar güzel çizimlerim olmamıştı. O yıllarda bunun bir armağan olduğunu nereden bilebilirdim ki. Eserlerim birkaç koleksiyoncunun ilgisini çekmişti ve oldukça iyi meblağlara satılıyordu. Tabi ki bu eserlerim “sapkın” ya da “hastalıklı” değildi. Yıllar geçtikçe sahildeki o gece aklıma gelmez oldu. Ta ki iki yıl önceki o geceye dek.

Benim eserlerime düşkün bir mimar dostum vardı, aynı zamanda sadık bir müşteri. Şehir dışında bir ormanlık alanda güzel bir evi vardı. O gece evinde bir dost toplantısı tertiplemiş ve beni de davet etmişti. Bu nazik daveti düşünmeden kabul ettim. Kaliteli şaraplar, Wagner ve doyumsuz sohbetler… Bu keyifli akşamın sonuna gelip dostumuzun bize ayırdığı odalara çekilme vaktimiz geldiğinde eminim herkesin damağında doyamadıkları bir tat kalmıştı. Odama girdiğimde yatağımın üzerinde en sık kullandığım kalemler ve çizim kağıtları bırakmıştı. Mesajı almıştım elbette, benden yeni ve özel bir eser bekliyordu. O yıllarda da şimdi olduğu gibi geceleri uyku girmezdi gözüme. Ben de hoşuna gideceğini düşünerek evinin çevresindeki ormanlık araziyi kendi yorumumla resmetmeye karar verdim ve derhal işe koyuldum. Ben balkonda çizimimi tamamlamak üzereyken evin yakınındaki ağaçların arasında bir kurt belirdi. Gözleri evden gelen ışıkları yansıtırken şeytani bir pırıltıya bürünüyordu. Resmimde ona da yer vermem gerektiğini hissettim. Boyunu uzattım, daha korkunç gözler ve daha keskin dişler de ekledim. Bir de bu yaratığı arka ayakları üzerinde dik durur şekilde resmettim. Tablom bitmişti artık ve ben de yorgunluğa yenilip uykuya dalmıştım. Sabaha karşı cam kırılması sesiyle uyandım. Takip eden hiçbir ses duyamayınca uyumaya devam ettim. Ertesi gün öğle saatlerinde bir polis tarafından uyandırıldım. Nedense olayı bir anda kavramıştım, büyük bir şüpheyle neler olduğunu sorduğumda haklı olduğumu anladım. Benim dışımdaki herkes vahşi bir hayvan tarafından öldürülmüştü.

Cevaplar her zaman tahmin ettiğimiz kadar basit olmayabilir. Benim sorularıma aradığım cevaplar da belki beklediğimden daha farklı, daha korkunç olabilir. Bir anda kazandığım bu çizim yeteneği ile eski sevgilimin ve dostlarımın ölümü arasında nasıl bir bağlantı vardı? Benim çizgilerim nasıl olur da insanların hayatına mal oluyordu? Bu lanetli yeteneği ya da gücü nasıl kazanmıştım? Benim de sorularım vardı. Ben de hiçbir zaman cevap alamadım sorularıma fakat sizler gibi kaçmadım. Bana çok güzel günler yaşatan bu yeteneğimin bir karşılığı olmalıydı ve işte bu iki yıldır çizdiğim her tablonun, ürettiğim tüm eserlerin amacı bana bu yeteneği bahşeden güçlere istediklerini vermekti.

İmanımızdan vazgeçtik, bizden üstün, bizden yüce güçlere sırt çevirdik, her geçen yıl daha da saygısız davrandık onlara ve sonunda onlar da hatırlatmak için beni seçti. Tekrar saygı bekliyorlar bizden, tekrar korkmamızı. Ben onlara hizmet ettim yıllarca ama artık bu beden bu ruh daha fazlasına katlanamaz. Son ve en büyük eserim bu gece tamamlanacak. Sizler bu yazıları okuduğunuzda tarihin en çarpık, en lanetli, en günahkar eseri tamamlanmış olacak. Artık benden istediğiniz cevaplara ulaşmış olacaksınız. Benim de son arzum yıllardır aradığım cevaplara ulaşmak.

Yarın sabah sizin için yeni bir gün doğacak, benimse sonsuz lanetim başlayacak. Bu gece yapmam gereken son vazifemi de yerine getirdikten sonra…

Kendi lanetli portremi tamamladıktan sonra.