18 Şubat 2007 Pazar
Sanrılar I
...silik hatıraları canlandırma çabası...
paslı beyinler - yalama ruhlar
artık gece olmuştu; uyanmış olmalıydı
kesinti... devamlılık arzusu.
sonsuzluk karinesi
varlık sancısı
"Neden" diye sorduğunda umudu bitmişti
ortak cevaplarda yaşama beklentisi
klişe cevaplar - yaratıcı bağlaçlar
ayda kişilik bölünmesi
kırılma sanrısı
düne dair umutlar - yarının hatıraları
yarının korkusu - dünün kokusu
karanlık yolda, aydınlık aracımızın içinde tek manzaramız aydınlık teknoloji
Beni suçlamayın. Ben sadece fazla "insani" davrandım.
kırmızı ve siyah - şiddetim ve tutkum; yaşamım ve ölümüm; kırmızı ve siyah... kırmızı arzularım siyah kinim. Kırmızı ve Siyah... Cinnetim ve Cinayetim
Radyodaki Mektup
Halbuki eskiden böyle miydi? Eski radyomuzda üç dört kanal ya tutar ya tutmazdı. Biz o cızırtılı şarkıların içinde, ne çalarsa çalsın, birbirimizi bulmaz mıydık? Sevda demez miydi her dil, seni bana söylemez miydi o şanlı yiğitlik destanları; ajans haberlerinde bile sen düşmez miydin aklıma? Her duygumu her anımı seninle yoğurmaz mıydım? Peki ya şimdi; o çalsın diyorsun çalıyor; bana bunu bunu hissettiren bir şeyler lazım diyosun adam bulup çıkartıyor. Tembelleşti artık hislerim, akşamları sofra arkadaşım hala sensin; gün içinde dertdaşım hala sen ama o şarkılar yok mu seni söylemeyen, cevap veremez etti seni bana.
Kadın Kokusu
Metalik bir koku…Zihnimde, beynimin en ince kıvrımlarında dolaşan, bir önceki gecenin hatırası kadın kokusunu bastıran bir koku. Daha önce meraktan bakır bir kabloyu hiç koklamamış ya da dilimle dokunmamış olsam da biliyorum ki bu kokuda bakır tadı vardı. Bıyıklarımdaki ıslaklık ve baş dönmesiyle açtım gözlerimi. Kan kokusu… Amerikalı olsam yataktan fırlarken ne diyeceğimi çok iyi biliyorum ama şimdi sadece hasss.. demekle yetindim. Banyoda annemin kokusu karşıladı önce beni. Anlaşılan yine makyajını burada yapmış ve yine onca uyarıma rağmen eski silik hatıralımı uyandıran o parfümü kullanmıştı evden çıkmadan.Eski silik bir Ortaköy… Ihlamur Yokuşu… Tatlı bir aralık akşamı… Yine metalik koku. Yüzümü yıkadım bir süre kanamanın durmasını bekledim. Tekrar Ortaköy’e dönmek istiyorum. Küvetin kenarına oturmuş burnuma tıkadığım pamuğa rağmen ciğerlerimi banyonun havasıyla doldurdum. İşte Ihlamur Yokuşu’nun ortasındaki evin salonundayım. Kokusunu hatırlamadığım bir hatun bilgisayar’da bir şeyler yazıyor ve annem odasında beni bekliyor. Hayır ya annem dışarıda bu annemin kokusunu çaldığı eski sevgili. Odasını mora boyarken neler hissettiğinden bahsediyordu ama benim tek ilgilendiğim boya kokusunun teninin kokusunu bastırıp bastırmadığıydı. Acaba kadınlar boya yaparken nasıl kokar? Ben mor duvara dalmış düşünürken akustik gitardan gelen birkaç nota duydu kulaklarım ve onun sesi katıldı notalara. Bana şarkı mı söylüyordu? Benim için… Ve sonra ilk sevişmenin kokusu uğuldattı beynimi. İki tenin karmakarışık kokusu ve birbirine geçmiş nefeslerin kokusu… Ihlamur yokuşu paramparça oluverdi. Banyodaydım yine hatırımda bana söylediği şarkının kokusu. Kanama durmuştu sonunda. Hatıralarla boğuştuğum rüyamdan beni uyandıran ve durduk yere Ortaköy’e gitmeme neden olan kendi kanımdan tiksindim. Hatıralar zamanla değer mi kazanır yoksa silikleşip kaybolurlar mı? Belki kokuları olmasa hatıraların unutulurlardı.
Hangi şarkıydı o? Ihlamur yokuşundaki o yatakta dinlediğim şarkı. Kokusu taptaze hatırımda ama ne sözler ne notalar hiçbiri yok zihnimde. Annem birkaç ay önce parfüm işine girmişti. Küçük balkonumuzu da laboratuarı olarak kullanıyordu. O kadar korkardım ki oradan bu ana kadar. Beynimi zonklatırdı onlarca parfümün anlamsız kokusu. Ama işte oradayım. Birkaç şişeyi kapıp fırladım oradan. Odamda en nefret ettiğim yatağıma uzandım ve ilk şişeyi açtım. Fatih, yine kış, ama o eski kışlardan hani sokaklarında kar olan. Seslerin kokusu olduğunu öğrendiğim akşamdayım. Yanımda yine bir hatun, kısa boylu biraz, belki fazla esmer ama nedense sevmiştim onu da, diğer tüm kadın kokan sevgililerimi sevdiğim gibi. Dokunmuyoruz birbirimize aramızda belli bir mesafe ama kokumuzu duyabileceğimiz kadar da yakınız. Acaba o da mı kokluyordu havayı, bana mı öyle geliyor. Çevremizde vücutlarımıza yapışmış kış havasının kokusu bizim ve çıtırdayan karın sesini almış öylesine sevdalı kokuyordu ki… Sanırım o gece o kokuya aşık olmuştum, ve yine yalan söylemiştim “Seni seviyorum” derken. Kış neden güzel kokar? Kazaklar belki de, kokuyu öyle güzel muhafaza ederler ki asla çıkmaz üzerlerinden. Bundandır yazın kazaklarımı koklamam. Siz hiç seslerin kokusunu aldınız mı?
İkinci şişeyi açıyorum, maalesef markalarını bilmiyorum üzerlerinde sadece kodlar var, üşenmesem kalkıp öğrenebilirim ama şu an yine Fatih’teyim, kalkıp bakamam. Bu sefer mevsim yaz. Güneş gözümü alıyor, rüzgar yeni uzatmaya başladığım saçlarımı karıştırıyor ve yanımda yine bir hatun. Uzun ve zayıf fazlaca, gözlerine aşık olmuştum sanırım onun da; ne renk olduğunu bilmeden. Ellerimizde üzerinde adresler yazan onlarca mektup. Fatih’in ıslak ve bunalmış yaz sokaklarında yürüyoruz. O gün öğrendim, parfüm kokularının ter kokusu olmadan anlamsız olduğunu. Bir bayanın teninde buluşan hoş bir parfüm kokusu ve sıcak ter damlaları… O gün gülümsemesine, gözlerine ve yine o kokuya aşık olmuştum. Sanırım seni seviyorum derken dürüst olduğum tek kadındı.
Ve bundan sonraki şişeleri açmama gerek yok. O kadar canlı ki hatıralar. O kadar sinmişler ki üstüme… Kimi aylar öncesinden kimi birkaç gün ya da saat. Gözlerim hala kapalı. İstanbul şehrinin her köşesini dolaşıyorum adeta. Ve hayatımdaki tüm kadınlar yanımda. Onları hiçbir zaman terk etmemiştim aslında. Sadece onlardan alacağımı aldıktan sonra kendi köşeme çekildim. Kokularını biriktirdim bugüne kadar. Hep çapkın olduğum söylendi, sadık olamadığım ve bir sürü daha aşağılık huyuma ilişkin vaazlar. Ama söyleyin, kim görmüş beni bir başkasıyla yattığımı? Ben kimseyi ilkel arzular yüzünden aldatmadım. Sadece şu kokular yok mu… Sarıp sarmalıyorlar her yanımı; daha sahiplerine aşık olmadan kokulara aşık oluyorum. Ben kokularla sevişmişim bugüne dek, kokuları sevmiş, kokuları aldatmışım. İyi ki de öyle yapmışım. İyi ki tüm sevdalarım kokulara dair. İyi ki tüm hatıralarım güzel kokan kadınlarla dolu. Yalnızlığımdan her sıkıldığımda yanımda bulabileceğim sevdalarım var artık. Bu koleksiyon bana bir ömür yeter.
Eski Çağların Mimarı
Ben bir ressamım; sadece seçmiş olduğu tarzla değil, yapıtlarında kullandığı öğelerle diğerlerinden ayrılan bir ressam. Son zamanlarda -zaten giderek zayıflayan- sosyal ilişkilerim hep yapıtlarımdaki “sapkın”lığın içerdiği küfrün, günahın ve lanetin dostlarım tarafından yüzüme çarpılmasından ibaret oldu. Neden ben de onlar gibi doğan bir günün zarafeti ve kutluluğunu resmetmek yerine gecenin kirli ve yasak yüzünü üstelik de insanların koktuğu, lanetlediği ve bilmekten çekindiği gerçek olmayan - olamayacak olan – sapkın figürlerle dolduruyormuşum. Neden ben Tanrı’nın bizlere bahşettiği yaşam yerine vahşi ölümleri ifşa ediyor muşum. Ve neden, neden, neden… Bunlar gibi onlarca suçlama daha.
Sorular, sorular, sorular… Hiçbir zaman cevap vermedim. Onlar konuştu, ben sustum ve zamanla soruların da konuşanların da ve nihayetinde dostlarımın da sayısı azaldı. Bir süredir avare bir kolejli gibi gece karanlığında ıssız sokaklarda tek başıma dolanır oldum. Pek çok dostum kara kalem çalışmalarımı odamda yaptığımı ve eserlerimin hastalıklı zihnimin ürünü olduğunu sanırlar ama yanılıyorlar. Ben her zaman dışarıda, gecenin karanlık köşelerinde avlardım eserlerimi. İlham gecenin kendisiydi. Benim tek yaptığım orada olması gereken , olması gerektiğine inandığım, birkaç eklemeyi eserim üzerinde yapmaktı. Bir obje, bir model, bazen bir ceset bazen bir yaratık. Sanırım onları da rahatsız eden de bu eklemelerim.
Bunları, daha doğrusu bundan sonrasını yazmam ne kadar doğru, ne kadar gerekli bilmiyorum. Belki sadece zaman kaybediyorum ama günün bu saatinde, güneş henüz penceremdeyken uyumaktan başka ne yapabilirim ki? Evet, tablolarımı görenler, özellikle sevgili ailem ve çocukluk arkadaşlarım oldukça rahatsız oluyor. Benden cevaplar bekliyorlar. Cevapları aldıklarında neler hissedecekler bilmiyorum. Hiçbir zaman söylemediğim doğruları öğrenseler tablolarıma ne olacak bilmiyorum. Bildiğim şey şu an çalışmakta olduğum eserim tamamlanmadan cevapları yazmam gerektiği.
Üniversitenin Güzel Sanatlar Akademisinden yeni mezun olduğum yıla dönelim. Sizleri cevaplara götürecek ilk ipucuna. Birkaç yıl öncesinin yaz mevsimi, akademiden yeni mezun olmuştum ve tatilimi yapmak için akrabalarımın oturduğu bir sahil kasabasına gitmiştim. Tesadüf bu ya ben gitmeden birkaç hafta önce kuzenim esrarengiz bir biçimde kaybolmuştu. Annemin halasının en küçük oğlu bir gece sıkça yaptığı gece gezintilerinden dönmemiş. Ne muhteşem bir tatil değil mi? Büyük hala mı ve oğlunu pek sevmezdim ama sonuçta yakınımdılar ve bir matem evinde tatil yapmak… Hoş bir yaz beklemiyordu beni. Beni kuzenimin odasına yerleştirdiler, bu ne ahmaklık… Salonda yatmaktan daha iyiydi yine de. Birkaç gün geçmişti bile farkına varmadan ne kadar sıkılsam da mevsimin tüm nimetlerinde faydalanabiliyordum. Bir gün kayıp telefon rehberimi ararken kayıplara karışan kuzenimin günlüğünü buldum odasında. Sıkıntıdan akşamları karıştırmaya başladım. Aşkları, kavgaları, sevişmeleri… Sıradan bir ergenlik dönemi işte. Ancak günler geçip de ben son sayfalara geldiğimde bir şeylerin değiştiğini fark ettim. Yazı tarzı, hisleri, korkuları… Bir anda bir şey keşfetmiş adeta. Özellikle alelacele günlüğün son sayfasına bantlanmış bir sayfa sizi temin ederim okuduğum tüm öykülere bedeldi. O meşhur gece gezileri ve bu gezilerin sonlandığı sahille ilgili anılar ve hisleri… Sizlere bunları aktarmayı isterdim ama çoktan kaybolup gitti o sayfalar.
Günlüğü bitirdiğimde dayanılmaz bir merak sardı benliğimi. Ben de her gece o bahsettiği sahile, ara ara oturduğu kayalıklara gitmeye başladım. Birkaç gün sonra elime geçen tek şey hayal kırıklığı oldu. Onun başına gelen hiçbir şey benim başıma gelmedi. Hiçbir ses kulaklarımı uğuldatmadı, tek duyduğum sakin dalgaların bezgin melodisiydi. Yıkılmıştım adeta. Ya ben onun kadar özel değildim ya da o yazdıkları uydurmaydı. Tatilim olağanca sıkıcılığıyla devam ediyordu… Annem dönüş hazırlıklarına başlamıştı bile. Sanki sıkıcı, moral bozucu tatilim yeterince kötü geçmiyormuş gibi bir de kısacık bir telefon konuşmasıyla yıllardır birlikte olduğum sevgilimle ayrılmıştık. Bir başkasıyla tanışmış ve ondan hoşlanmış ve bana ihanet etmek istememişmiş… Teşekkür etmeme fırsat kalmadı tabi, telefonu kapatıverdi. Evin tüm gürültüsü uğulduyordu beynimde. Gecenin bir vakti ne buluyorlar bu kadar konuşacak. Biraz yalnız kalabilme umuduyla yanımda çizim defterim ve kalemlerim koşarak evden ayrıldım. Gidebileceğim tek yer kuzenimin sahiliydi. O gecenin manzarasını asla unutamam. Gökte tek bir bulut yoktu ve ay dolunaya durmuştu. Kırmızımsı bir tona bürünmüş olduğu halde koca sahili gün gibi aydınlatıyordu. Sahilde verimsiz kumların arasında yalnız bir ağacın kurumuş iskeleti duruyordu. O güne dek dikkatimi çekmemesi ilginçti doğrusu. Bir kayaya oturarak önce birkaç damlanın gözlerimden süzülmesine izin verdim sonra o öfke ve hüzünle gözümün önünde uzanan karanlık manzarayı daha da çarpıklaştırarak çizmeye koyuldum. Resmim tamamlanmak üzereydi ancak çok büyük bir eksiği olduğunu hissediyordum. Öfkeden olsa gerek o tabloya beni terk eden sevgiliyi yerleştirmem gerektiğine inandım. O yaşlı ağacın dallarından birinden hareketsizce sallanan bir ceset halinde. İşkence edildikten sonra boynundan asılarak öldürülmüş bir halde. Berbat bir fikir olduğunu biliyorum hatta ergen bunalımlarının tipik göstergesi biliyorum ama o öfkeli halimi düşünürseniz biraz hak verebilirsiniz. Bir süre sonra ilk “sapkın” eserim tamamlanmıştı işte. Dolunayın aydınlattığı bir sahilde ağaca asılmış genç bir kadının cesedini gagalayan kargalar.
Omzuma gelen bir darbeyle açtım gözlerimi. Önce birinin eli sandım ama “gak” sesini duyup başımı çevirmemle omzumdaki karga havalanıp sahile doğru uçmaya başladı. Sonra ağacın kurumuş bir dalında asılı olan cesedin omzuna kondu. Eski sevgilimin kurumuş omzunun üzerine… Ne yapacağımı bilemedim, kalbim daralıyor, ellerim titriyordu. Boynunu ipten kurtarıp cesedi denize attım. Daha sonra denizin tuzlu suyuyla üstümü kabaca temizleyip eve koştum. Tüm gece titredim yatağımda.
Sabah ilk otobüsle eve döndük. Koşarak, ardıma bakmadan uzaklaştığım o sahili bugüne dek hiç düşünmedim bir daha. Çizdiğim o karalama da hala odamda gizli bir kenarda duruyor. Aslında muhteşem bir delil olabilirdi ancak denizde bulunan cesedin gözleri yenmiş yüzü çürümüş, kimliğini belirtecek en ufak bir işaret kalmamıştı. Kim neden beni sorgulayabilirdi ki. Takip eden günlerde inanılmaz bir kara kalem yeteneğim olduğunu fark ettim. İlginç ama daha önce bu kadar güzel çizimlerim olmamıştı. O yıllarda bunun bir armağan olduğunu nereden bilebilirdim ki. Eserlerim birkaç koleksiyoncunun ilgisini çekmişti ve oldukça iyi meblağlara satılıyordu. Tabi ki bu eserlerim “sapkın” ya da “hastalıklı” değildi. Yıllar geçtikçe sahildeki o gece aklıma gelmez oldu. Ta ki iki yıl önceki o geceye dek.
Benim eserlerime düşkün bir mimar dostum vardı, aynı zamanda sadık bir müşteri. Şehir dışında bir ormanlık alanda güzel bir evi vardı. O gece evinde bir dost toplantısı tertiplemiş ve beni de davet etmişti. Bu nazik daveti düşünmeden kabul ettim. Kaliteli şaraplar, Wagner ve doyumsuz sohbetler… Bu keyifli akşamın sonuna gelip dostumuzun bize ayırdığı odalara çekilme vaktimiz geldiğinde eminim herkesin damağında doyamadıkları bir tat kalmıştı. Odama girdiğimde yatağımın üzerinde en sık kullandığım kalemler ve çizim kağıtları bırakmıştı. Mesajı almıştım elbette, benden yeni ve özel bir eser bekliyordu. O yıllarda da şimdi olduğu gibi geceleri uyku girmezdi gözüme. Ben de hoşuna gideceğini düşünerek evinin çevresindeki ormanlık araziyi kendi yorumumla resmetmeye karar verdim ve derhal işe koyuldum. Ben balkonda çizimimi tamamlamak üzereyken evin yakınındaki ağaçların arasında bir kurt belirdi. Gözleri evden gelen ışıkları yansıtırken şeytani bir pırıltıya bürünüyordu. Resmimde ona da yer vermem gerektiğini hissettim. Boyunu uzattım, daha korkunç gözler ve daha keskin dişler de ekledim. Bir de bu yaratığı arka ayakları üzerinde dik durur şekilde resmettim. Tablom bitmişti artık ve ben de yorgunluğa yenilip uykuya dalmıştım. Sabaha karşı cam kırılması sesiyle uyandım. Takip eden hiçbir ses duyamayınca uyumaya devam ettim. Ertesi gün öğle saatlerinde bir polis tarafından uyandırıldım. Nedense olayı bir anda kavramıştım, büyük bir şüpheyle neler olduğunu sorduğumda haklı olduğumu anladım. Benim dışımdaki herkes vahşi bir hayvan tarafından öldürülmüştü.
Cevaplar her zaman tahmin ettiğimiz kadar basit olmayabilir. Benim sorularıma aradığım cevaplar da belki beklediğimden daha farklı, daha korkunç olabilir. Bir anda kazandığım bu çizim yeteneği ile eski sevgilimin ve dostlarımın ölümü arasında nasıl bir bağlantı vardı? Benim çizgilerim nasıl olur da insanların hayatına mal oluyordu? Bu lanetli yeteneği ya da gücü nasıl kazanmıştım? Benim de sorularım vardı. Ben de hiçbir zaman cevap alamadım sorularıma fakat sizler gibi kaçmadım. Bana çok güzel günler yaşatan bu yeteneğimin bir karşılığı olmalıydı ve işte bu iki yıldır çizdiğim her tablonun, ürettiğim tüm eserlerin amacı bana bu yeteneği bahşeden güçlere istediklerini vermekti.
İmanımızdan vazgeçtik, bizden üstün, bizden yüce güçlere sırt çevirdik, her geçen yıl daha da saygısız davrandık onlara ve sonunda onlar da hatırlatmak için beni seçti. Tekrar saygı bekliyorlar bizden, tekrar korkmamızı. Ben onlara hizmet ettim yıllarca ama artık bu beden bu ruh daha fazlasına katlanamaz. Son ve en büyük eserim bu gece tamamlanacak. Sizler bu yazıları okuduğunuzda tarihin en çarpık, en lanetli, en günahkar eseri tamamlanmış olacak. Artık benden istediğiniz cevaplara ulaşmış olacaksınız. Benim de son arzum yıllardır aradığım cevaplara ulaşmak.
Yarın sabah sizin için yeni bir gün doğacak, benimse sonsuz lanetim başlayacak. Bu gece yapmam gereken son vazifemi de yerine getirdikten sonra…
Kendi lanetli portremi tamamladıktan sonra.
Miras
Sabaha karşı şiddeti artan rüzgar zaten güçlükle yanan çakmağımı işlemez hale getirmişti. Bir saat önce uzun uğraşlar sonucu yaktığım sigaramın ardından durmaksızın içtiğim dokuzuncu sigaram da bitiyordu. Tabakamdan çıkardığım onuncu sigarayı bir öncekinin sönmekte olan közüyle yaktığım sırada yine duymaya başladım o sesleri. Gecenin bu saati, üstelik aralık ayının ortasında, ücra bir tatil kasabasınının sahilinde bir anda kulaklarımda uğuldayan bu sesleri duymak kalbimi durduracaktı neredeyse. Evet, emindim… Kimse yoktu benim dışımda bu nemli kumsalda. Ne iflah olmaz şarapçılar, ne de inatçı balıkçılar. Ama bu sesler… Kadın, erkek; yaşlı, genç onlarca kişinin onlarca lisanda kah bağırarak kah fısıldayarak söylediği anlaşılmaz cümleler… Bir kaç yıl önceydi, gece yatağıma girmiş, başımı yastığa koymuştumki kulaklarımda bir anda bu uğultuların benzerini duymuştum. İlk defa o zaman duyduğum bu sesler o zamanlarda kendi lisanımda apaçık bana söylenen anlamlı cümlelerdi. Üstelik duyduğum bu seslere mantıklı bir açıklama da getirebiliyordum kendimce. Fakat bu gece zihnimin açık olduğu bir anda, dudağımda sigara, ayaklarımın altında denizin dalgaları olduğu halde bir anda duyulan o anlaşılmaz sesler. Bu benim için fazlaydı. Ama bu sefer daha önce yaptığım korkup kaçmadım davetsiz misafirlerimden, hatta şarabın verdiği cesaret ve sohbet arzusuyla belki de buyur ettim onları karşıma, ” Anlatın dostlar, nedir arzuhalınız?” dedim biraz yüksek sesle. Halen olgunlaşmamışlar anlaşılan ki hep bir ağızdan konuşmaya başladı simasız, gürültücü konuklarım. Bir kelime dahi seçemiyordum bu karmaşada. Elimden gelen tek şey o seslerden birine yoğunlaşmak ve sadece onu duymaya çalışmaktı. Bunu başarmaya dair tüm umutlarım tükenmek üzereyken tüm o uğultu kesildi ve tek bir ses yükseldi.Bundan sonra yaşadıklarımı yazabilmek için öncelikle hafızama ardından yılmamak için metanetime güvenmekten başka çarem yok. O sesin ne tarifini ne de söylediklerini anlatabilmemin bir yolu var. Bilmediğim, hatta ne şimdi ne de geçmiş zamanlarda insanoğlu tarafından konuşulduğuna inanmadığım bir lisan uğuldatıyordu kulaklarımı. Ama devamlı tekrarlanan o cümlelerde, telafuzu imkansız kelimelerde öyle bir görkem, öyle bir kutluluk vardı ki… Kim bilir, belki de değişken ama hep coşkulu o ritimdir benim bunları hissetmemi sağlayan; belki de sesin etkileyiciliği… Bir süre kendimden geçmiş bir şekilde, seslere anlam yüklemeksizin uğultuya bıraktım kendimi. Sonra, hala nedenini anlamadığım halde, emin oldum bu sesin kime ait olduğuna: Bu “Deniz”in sesiydi…
Huzur… Gecenin bu saatinde, sevgilimin yatağından çıkıp bu karanlık, nemli sahilde yalnız kalarak bulmayı umduğum huzur işte o an sarmıştı tüm benliğimi.O an itibari ile benim için sadece Yüce Efendim ve ben vardım be evrende. Artık sizlerin yapay, sıradan, sıkıcı hayatlarınız yoktu. Yalancı aşklarınız, ihtirasların ardına sindiği hüzünleriniz, bencilliğinizi maskeleyen mutluluğunuz, hayatınızı yönlendiren dinmek bilmeyen ihtiraslarınız… Sadece ayaklarıma kapanıp ona tapmamı bekleyen, var eden ve yok edecek olan Yüce Efendim vardı.
Dinledim. Dinledim ve öğrendim. Artık kulaklarımda anlamsız uğultular yerine bir marşın aktardığı hatıralar vardı. “Deniz”in hatıraları. Bizden çok çok öncesine şehadet etmiş Yüce Efendimin hatıraları… Ah, neden kesilmişti sesi, neden umudu kesmişti benden, neden atalarımdan bahsetmiyordu artık… Sizler! Sizler yüzünden terk etti Yüce Efendim beni. Sizlerin kokusu sinmiş üzerime, sizler öğretmiştiniz bana gözyaşı dökmeyi, sizler öğrettiniz bana korkmayı, sizlerden öğrendim bencilliği, aldatmayı… İşte, Yüce Efendim uzaklaştı benden sizin yüzünüzden. Yine sizlerin arasında yalnız bıraktı beni. Neden almadıki, neden beni de götürmedi atalarımın yanına. Neden sizlerin arasında bıraktı beni.
Yüzüme düşen soğuk bir damlayla gözlerimi açtım. Kafamı bacaklarımın arasına kıstırmış oturuyor halde buldum kendimi. Yağmur yağmaya başlamıştı. Şimdi daha da korkutucu ve daha da uzak görünüyordu deniz. Ve sessizlik… O kadar korkutucuydu ki bu sessizlik, o kadar uzaktı ki bana. Nerede kalmıştı az önceki huzurum, az önce yüreğimi patlatacak olan heyecan. Yalnızdım bu sessizliğin en karanlık köşesinde. Kalktım, ardımda pantolonuma yapışmış olan ıslak kumları döke döke evime dek yürüdüm. Uyumadan önce yaşadıklarımı not etmeli ve benim dışımda birileriyle paylaşmalıydım. Belki zamanla ben unutacaktım ama bu gecenin hatırası bir yerlerde güvende kalmalıydı. Yüce Efendimin bana anlattıkları ise… Çoktan silinmişti zihnimden. Şimdi yine sizlerden biriydim, yine bencilliğim nedeniyle acı çekiyor, yine umut ediyor, yine seviyor ve nefret ediyordum. Yarın yine sizlerin arasına çıkacağım. Sizden ne kadar uzak olduğumu, size karşı ne derece nefret dolu olduğumu bildiğim halde sizlerin yüzüne bakıp gülümseyeceğim. Kim bilir aranızdan bunu okuyan biri bana dönüp” O yazı da uydurduğun o öykülerden biri değil mi? ” diye soracak ve ben gülümseyerek ” Elbette Elif, sadece bir anlık sıkıntıdan saçmaladığım bir yazı. ” diyeceğim. Ardından aklımdan defalarca, yalvarırcasına aynı kelimeyi tekrar edeceğim: “Keşke, Keşke, Keşke!”
Keşke bu saçma anıları uydurmuş olsaydım…
